MENÜ

14 Aralık Pazartesi Paylaşımı “Lüzumlu Bir Adam: Sait Faik Abasıyanık”

Lüzumlu Bir Adam: Sait Faik Abasıyanık

O yılları düşünmekle başlamak lazım bu işe. Hangi işe olacak, öykücülüğe, Sait Faik’in deyişiyle yazıcı olmaya, yazıcılık etmeye, bir cüret gösterip de Sait Faik ve yazdıkları üzerine iki kelimeyi uç uca eklemeye… Kolay iş değildir elbet ya, ucundan tutalım.

Attilâ İlhan’ın çokça ifade edip neredeyse deyim haline getirdiği tabiriyle ‘40 Karanlığı’ yılları; bir yanda devasa savaş makinelerinin insan öğütmeye hazırlanan homurtusu, bir yanda gölgesinden korkanların ülke genelindeki siyasi baskıları, öte yanda geçimini çiftçilikle, balıkçılıkla, ağırlığı esnaflıkla sağlamaya çalışan insanların yaşadığı geçim sıkıntısı… Eli kalem tutmak, kalem tutmakla kalmayıp hemen hemen hiçbiri soyuta, hayale, anlaşılmazlığa düşmeyen öyküler kaleme almak; bunu da hem sağlığında hem de ölümünden sonra Türk okuruna benimsetmiş olmak, dedik ya, hiç kolay iş değil. Tüccar bir baba ve hayatının uzunca bir dönemini birlikte geçireceği, onun gözünde ‘yazıcılıkla’ para kazanıp ‘büyük adam’ olmayı kafasına koymuş bir evlat için hiç de kolay olmayan bir uğraştan söz ediyoruz. Hemen bir duralım, Sait Faik, ömrünü parasız geçirmemiş, babadan kalanla güzel yaşamıştır elbet. Ama onun derdi paralı yaşamak değil yakut mavisi gözlerine çalınan dünya insanını, o insanın anlam dünyasını onun kavrayışıyla görebilmek; anlamak ve anlatmak olmuştur. Sadece insanı da değil! Yeri geldiğinde bir martıyı, balığı, kediyi, köpeği hatta sandalı, yelkeni, masayı, sandalyeyi de anlamaya uğraşmış; onların dilinden öyküler yazmıştır. Öykülerinde zaman zaman bir susamhelvası olup bir ceketin cebinde kırıntıya dönüşerek insanları izlemiş; yeri geldiğinde yaşlanmış, ömrünün son ânını yaşayan bir balık cismiyle ortaya çıkmıştır. Garip olan şudur ki bu hikâyelerde bile bir imge peşinde olmamış, insanı asıl ulaşılması, anlaşılması gereken öğe olarak en başa oturtmuştur. Meseleyi ortaya dört başı mamur şapka gibi bu haliyle koyunca tuvaldeki resim netleşiyor. O yüzdendir ki yaşamak istediği hayat, önüne hazır konmamıştır demekle evvela zamanı iyi tahlil etmiş oluyoruz. Sabahattin Kudret Aksal’ın Sait Faik’i anlatırken kurduğu şu cümle, ne kadar zor bir zamana doğduğunun sağlaması olmaz mı sizce de:

“Sait Faik, edebiyattan hoşlanacak bir okur topluluğunu hazır bulan talihli yazarlardan değildi. Okurunu yetiştiren, eğiten, okuruyla birlikte oluşan bir yazardı. Gerçek talihinin de bu olduğu söylenemez miydi?”

Talih midir, değil midir bilemeyiz. Şıp diye olmadığını, Sait Faik’in burjuva yaşamına, köpeği peşinde kasaba sakini olarak geçirdiği günlerine, İstanbul semtlerinde volta atmasına, sinema kapılarında vücut bulup illa ki bir sinemada rast gelinişine, meyhanelerde meyhane müdavimlerine dost olup hikâye biriktirmesine (bunun böyle görünmesine) aldanmamak gerektiğini biliriz, biliriz ya, en çok Sait Faik bilir bunu. Hemen bir anekdot: Burgazada’daki evine ziyarete gelen Rıfat Ilgaz, bahçede Sait Faik’le söyleşirken, filanca dergi falanca yazın için şu kadar para yolladı benle deyip cebinden çıkardığı parayı vermek isteyince Sait Faik; “Koy cebine, yukarı çıkalım da yemekte anamın yanında verirsin” der. Ölümüne az bir zaman kala oluyor hem de bu bahis. Anasına bile kabul ettirmekte nice zorluklar yaşamıştır kendisini ki burnundan kıl aldırmaz edebiyat çevrelerinin kendisini kabul etmesinin nasıl zor olduğunu düşünün. Kendince, (elifi elifine der öykülerinde) tamı tamına, Lüzumsuz Adam olan Sait Faik’ten bahsediyoruz. Neresinden tutulsa “Lüzumlu Bir Adam” olduğunu anlatmak için onun dizdiği taşların üzerinden geçiyoruz şu an.

Kimin sözüydü sahi: “Hikâye, kelime kusarak değil kelime yutarak yazılır” demişti. Elbet Sait Faik için bu tanımı kullanmak iddialı olmayacaktır fakat azla yetinmişlik olacağı kesindir. Sait Faik’in öykücülüğü, yazını; kendine has olmasıyla birdir. Burada yine başa dönüp bu özgünlüğün yerleştiği koşullara bakmak gerekirse Sait Faik’in kendi tuzunda kavrulmasını değil kendi kendini pişirdiğini ifadeye mecbur kalırız.

Şu tanıma bir göz atın:

“Konuşması çok tatlıydı. Kendini zorlamaz, bir edebiyat adamı görünümüne girmek istemezdi. Bütün sevdası herhangi bir insan izlenimini vermekti. Hele yeni tanıştığı kimselerde, kayıtsız, edebiyata pek aldırmaz insan görüntüsünü, kuşkusuz ki isteyerek, uyandırdığı çok olmuştur. Ama bu dış görünüşün altında, yazgısını sanatın yazgısıyla birleştirmiş kişiyi görmek o kadar da güç değildi. (…) Kaç kez, sanatçı değişik bir yaratık gibi görünmemeli, insanlar içinde bir insan olduğunu unutmamalıdır, dediğini duymuşumdur. Yazılarındaki o anlatılmaz sıcaklık, ilk tümceyle insanı hemen sarıveren büyü, bir bakıma duyguyla düşüncesinin gerçeğini yakalamak için kendi kendisiyle yaptığı bir savaşımın sonucudur.”

Kendi kendini pişiren bir adamın, kendisi olmak üzere çıktığı sergüzeştin nihai durağının, esasen hepimizin her gün sokaklarda, okullarda, hastanelerde, sahillerde, yollarda, kahvecilerde görüp tanıştığımız, sevdiğimiz, seviştiğimiz, birlikte olup zaman geçirdiğimiz yahut hiç sevmeyip yüzüne bakmadığımız ‘insan’a olan yolculuk olduğunu anlıyoruz. Kendinden çıkıp kendine dönen yolculuğundaki diyalektiği insanlık durumlarıyla formüle eden bir adamdır Sait Faik.

Bu formül istemese de yazısına dökülür damla damla ve bizim cımbızla seçmek istediğimiz cümlelerinin her birine akar durur. Her okurun kendince Sait Faik cümlesi vardır. Çoğunluğun tercihi olan Alemdağ’da Var Bir Yılan’da geçen şu cümle: “Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey.” Buraya kadarki kısım Sait Faik’in yazını için insan öğesine ait bir tez ise anti-tezi olarak cümlenin devamını gösterebiliriz: “…Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.” Buyurun bununla yakın! İnsanlık durumlarını her haliyle gören bir kalem…

Papaz Efendi isimli harikulade öyküsünde “Ne papazım, ne filozofum. İnsanım. Topraksız, evsiz, barksız, hem de dinsiz,” diyen yaşlı bir papazı anlatır, esasen bu öykü tamı tamına Sait Faik’in ne ile beslendiğini ifade edebilir bize:

“Ben dünyada balıkçıları, toprakla uğraşan rençberleri severim. Yalnız onları… O kadar…”

Yalnızca onları der ama bu bahsettiklerinden öyle insanlar çıkarır ki aslında özü sade, iyi ve bencil olmayanı aradığını anlarız. Zaman zaman tüm insanların nefretini, kinini, bencilliğini, kötülüğünü, diğer canlıları sevemeyişini bir torbaya toplar, onu toprağa gömer. Yine de duramaz ve şöyle söyletir Papaz Efendi’yi Sait Faik aynı öyküde:

“Niye insanlar birbirleriyle bu kadar uğraşırlar… Hem artık ölüm de kapıyı çalmıştı herhalde ki, insanların hakkımdaki lakırdıları beni bu kadar sarstı. Yoksa aldırır mıydım? Bilmez miyim hepsi kalleş, budala, hırsız, yalancı? Birbirinin ekmeğine, karısına, kızına, dükkânına göz diktiklerini bilmez miyim? Ben yaşayarak, gülerek, toprak anamızı, güzel kızları seyredip severek üç gün sonra öleceğim.”

Benzer bir serzeniş Lüzumsuz Adam’da da vardır. İnsanların neden ‘yaşayarak, gülerek, toprağı ve güzeli seyredip severek ölmediklerini’ anlayamaz bir türlü, bu kin, bu boşunalık nedendir diye sorar kendine besbelli. Lüzumsuz Adam’daki şu bölümle Papaz Efendi öyküsündeki bölümün benzerliği hemen göze çarpar:

“Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?” 

Dedik ya yine de ümidi bir balığın canlı gözleri, parlayan gökkuşağı rengindeki pulları kadar aydınlıktır ve cümlesine şöyle devam eder:

“Mahalle gene ne olsa mahalledir. Benim dükkân yanabilir, aç da kalabilirim. Ama bana öyle gelir ki, şu öğleleri limonlu terbiyeli işkembe çorbasını içtiğim işkembeci beni ölünceye kadar besleyecek. Portakalcı Salomon çürük portakalları çıplak Yahudi çocuklarına nasıl dağıtıyorsa, ben geçerken de iki tane avcuma koyacak. O günler belki elbiselerim pek eski olur da içeriye almaz ama pastanenin madamı kapısının önünde bana bir kapuçina içirir.”

İnsanı anlamak üzerine geliştirdiği diyalektiğin içinde yine o her yönünü bildiği insan olduğu içindir ki kimseye güvenemez, herkesten uzak durur, kendini işe yaramaz hisseder hikâyelerinde; misal ne tüccarlığı tüccarlıktır, çünkü kandırılmaya müsaittir: Ben Ne Yapayım? öyküsünde ortaklık ettiği tüccarın cingözlük edip onu nasıl kandırdığını anlatır güzel güzel (hakikaten bir süre babasının ısrarıyla bu işi yapmıştır), sonunda da sanki uzun kemikli parmaklarını ve buz mavisi gözlerini sonuna kadar muziplikle açarmış da öyle sorarmış gibi sorar: “Söyleyin ben ne yapayım?” diye. Üstelik ona göre ne de yazıcılığı yazıcılıktır, kendini hor görür de bir hikâyeyi nasıl yazdığıyla ilgili öyle büyük büyük cümleler kurmak istemez:

Eftalikus’un Kahvesi öyküsünde, yoluna çıkan bir okurunu anlatır kanlı canlı. Okuru “…en çok Lüzumsuz Adam’ı severim. Sonra da Baba-Oğul’u, bir de Tespih hikâyeniz vardır, o da hoştur” der, Sait Faik, hikâyede de Sait Faik’tir, birinci tekil şahıstır; “Mahcup ama ağzım kulaklarımda susuyordum” diye yazar. Canım Sait Faik! Güzelliğe bakar mısınız? Eftalikus’un Kahvesi öyküsündeki derinliği ifşa edişi de ayrı bir alçak gönüllüktür. Hikâyede, karşılaştığı okuru ile sohbet ederken, gözüne kör bir adam ilişir. Körün anlam dünyasına, nesneleri, olayları kavrayış yeteneğine odaklanır derhal. Körün karşı tarafa “Mahmut Bey” diye seslenişinden, onun Taksim Sineması önünde bulunduğunu anlamış olduğunu, bunu yapabilme yeteneğini bir seziş olarak düşünsek bile esasen bu kavrayış halinin kör adamın kim bilir kaç senesine mal olduğunu hesapladığını okuruz. Sonra kendini bir kör ruh haline sokarak, “Belki semtlerin kokuları vardır. Dükkânlar da ayrı ayrı kokabilir. Onun tabanının bildiği çukurlar da, tümsekler de bulunabilir” diye yazar. Okuruyla sohbeti sırasında okuru ısrarla nasıl yazdığını sormaktadır, bir formül, yöntem öğrenme arzusunda olduğu açıktır. Okuru soruyu tekrarlayınca, “Bilmem” der yine “işte böyle körü körüne…” Açık açık, beylik cümlelerle, kendini çoktan satarak, uzun, kallavi, endamlı abartılarla hikâyeyi nasıl yazdığını anlatacak yerde, ben nasıl yazıldığını bilmem der ve canlı canlı bir hikâyenin nasıl yazılabileceğini; insanın algısına, empatisine, anlam ve kavram dünyasına yayılmadan, dolup taşmadan bu işin olmayacağına inandırır okuru. “İşte böyle körü körüne” cümlesiyle, körün görmediğini onun gibi görmeyerek düşünür Sait Faik. ‘Hikâye cümleleri kusarak değil, cümleleri yutarak yazılır’ tanımının Sait Faik’te anlamını bulduğunu fakat eksik bir tanımlama yapmış olabileceğimizi ifade etmiştik, işte neden eksik kalır yanıtı budur. Bu sadeliğe erişmekteki gücünün sırrını ise birçok öyküsünde açık açık yazmasıyla da kendine hastır o. Birahanedeki Adam öyküsünde bunun altını kırmızı kalemle çizmiştir âdeta:

“Ben hikâyeciyim diye sizden ayrı şeyler düşünecek değilim. Sizin düşündüklerinizden başka bir şey de düşünemem. O halde bu adamın hikâyesi (birahanede bira içen bir adamı gözlemler öykü boyunca) ne olabilir? Sakın benden büyük vakalar beklemeyin, ne olur?”

Tüm yazın hayatı boyunca hemen her eserinde şimşeklerinin cızırtısını üzerimizde hissettiğimiz mavi gözlerini görürüz. Dışarıdan baktığı adamların hikâyelerinin bir yerine mutlaka kendini iğneleyiverir durur. Bundan usanmaz. İp Meselesi’nde fakir bir hamalı anlatır. Kadının biri hamalı yakasından tutmuş polise götürmektedir, kadın, çuvalını taşıyan hamalın kendi ipini aşırdığını, kendi ipinin yepyeni olduğunu, pis hamalın ipini elindeki eski, cılız iple değiştirdiğini iddia eder. Olayı dinleyeni ‘o’ diye anlatır Sait Faik, biliriz ki, ‘o’ Sait Faik’tir. Hamal, kadına dönüp “al senin olsun, al!” der, ondan sonra hamalın “Ne yapacağım şimdi ben?” dediğini okuruz. Hamalın ‘ne yapacağım şimdi ben’i ile “Ben Ne Yapayım?” öyküsündeki ‘söyleyin ben ne yapayım’ı aynı çaresizliği, aynı iklimi anlatır; ne bir eksik ne bir fazla. Aynı çaresizlik hem hamalda hem Sait Faik’te vardır. Çünkü Sait Faik’in gördüğü insanlardan hiçbir farkı yoktur kendi nazarında. Devamlı olarak görüp tanıdığı, ahbap olduğu insanlar üzerinden kendini gerçekleştirmeye çalışır. Hamalla empati kurup kendisi için “Onun ipi yoktu. Beceriksizliği, talihsizliği, şaşkınlığı, insanlara, işlere, eşyalara, hadiselere hayreti vardır. Bir gün bir parmaklığa ipsiz bir hamal gibi dayanıp sapsarı kesileceğini, kendi kendisini bir aynada gibi görmeden evvel şehirden uzaklaşıp gitmeli” derken, birkaç sayfa öncesinde ‘o’ diye anlattığı yine kendisi için şu cümleleri kurması, ‘ipsiz’ hamalla, toplum nazarında ‘ipsiz’ (bir baltaya sap olamamış) olarak algılanan yazıcıyı, yazarı, Sait Faik’i âdeta eşitler: “O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Başını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyor diye görmeye, görmemeye gelmiştir.”

“Altımızda bir mayıs gününü bırakarak şubat ayını yukarıda kamçı gibi bizi bekler bulduk.”

Sait Faik’in altı üstü pişmiş, içi insan kalmış bir yalnızlığı vardır. Rızkı peşinde denize şarkı söyleyen balıkçılardan, ağzı sakızlı, eli sustalı Çingenelerden, dini bütün bazense yarım Hıristiyanlardan, dost canlısı esnaf Yahudilerden, kötü niyetli sokak çocuklarından, bir kadeh viski ve ekmek parası peşindeki hayat kadınlardan, şişenin sonunu bir türlü ayık göremeyen meyhane müdavimlerinden, üstü paspal dilencilerden, simitçilerden, kestane kebapçılardan, hiç tanımadan iki lafın belini kırdıklarından hatta kedilerden, köpeklerden, balıklardan seçtiği ahbaplarıyla olan dostluğu bir an gelir son bulur. Yazdıklarını iyi yazar olma hasretiyle değil de yalnızlığına olan kızgınlığını sakinleştirme gayretiyle yazdığını, bunu bir imdat çekici gibi kullandığını anlarız çoğu öyküsünde. Sait Faik’i okumakla, gidip göremediğimiz yerleri, tanışıp sohbet edemediğimiz insanları tanır, üzerine kamera takılmış bir kartalın uçup gezdiği uçsuz bucaksız dağları, yolları, gölleri görür biliriz adeta. Biliriz bilmesine de bunu başka yazarların başka kitaplarında da görmez miyiz? Elbet görürüz. Aradaki fark ise Sait Faik’in yalnızlığının üzerini örtme konusundaki maharetinde saklıdır. Aradaki estetik fark ya da estetik anlayış, bu örtünün ta kendisidir.

“Sevgilimin etrafını kalabalık gördüğüm zamanki gibi bir yalnızlığa kapılıyorum” cümlesindeki acımtırak samimiyet, cümlenin bulunduğu Bacakları Olsaydı öyküsünün adıyla bile tesirini, mânâsını içimize koyuverir. Bacakları olmayan, gözleri görmeyen, kalbi atmayan, masmavi ve dehşetli bir ayna görevindedir Sait Faik.

Kameriyeli Mezar öyküsündeki mezar yolu tasviriyle aslında sessizliğinin ne kadar ürkütücü olduğunu söylemiyor mu?

Mezarlık yolu hiç de sessiz bir yol değil. Bir motorun pat patı, kuş sesi, arı, sinek vızıltısı, denizin çakıla serilişi, karşıda bir harp gemisinin buram buram çıkıp da uzaklarda saatlerce duran dumanı, eşeknanelerinin kırmızı çiçekleri, katırtırnaklarının parlak sarısı, yabanturplarının, ballıbabaların, çalı süpürgelerinin, devedikenlerinin, karabaşların parıltısı, büyümesi durmuş serviler, sahilin boncuk boncuk camlarla örtülü bu koyunda tabak kırıntıları, camdan şişe tıpaları, geçmiş bir medeniyet asarı gibi yenmiş, keskinliğini suda bırakmış binlerce bardak, çanak, çömlek, fincan, ilaç şişesi kırıkları, gebermiş at kemikleri…”

Denebilir ki nihayetinde bir yazar, bir öykücü o da, her söylediği sözden kendisine pay çıkarmak mümkün değildir ya! Doğru olabilir tabii fakat Sait Faik’in iç dünyasındaki çoksesliliğin, birbirini takip eden konuşmaların, arayışının ortaya çıkması da bir o kadar isabetli bir tespittir. “Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor” diyen bir adamdan bahsediyorsanız, her satırının altında, o kabul etmese de, birkaç anlam aramak gerekir.

Kitaplarında yıllar içindeki konu ayrımında benzerlik aynı gibi görünse de ilk eserlerindeki sade, duru, doğrudan anlatım biçimi son eserlerine doğru somuttan soyuta ilerleyen bir çizgiye bürünmüştür. Bunun mesajını Mahalle Kahvesi isimli kitabındaki Karanfiller ve Domates Suyu öyküsünde verir gibidir esasen:

“Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmişlerdir. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum.”

Hayatını yazmakla, anlamaya ve anlatmaya uğraşmakla geçiren birinin yazısını, anlam ve anlatma yöntemini değiştirmeye yönelmesini aykırı bulamayız. Kendi içine doğru sinen bir canlıdır o da nihayetinde. “Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri” der Kınalıada’da Bir Ev’de. Görünmeyene yönelir. Tıpkı görmeyen adamın kavrayışına yükselmek için onun görmeyen gözlerini ödünç alarak düşünmesi gibi. Kınalıada’da Bir Ev öyküsünün son paragrafında bu içe dönmeyi itiraf eder gibidir:

“Hikâyelerimi beğenmezler, üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem, canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince… İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de…”

Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabında bu somuttan soyuta yönelme iyiden iyiye hissedilir. Diğer eserlerinden daha farklı bir tat, farklı bir anlama çabası içinde görürüz Sait Faik’i. Rüyalar içinden çıkıp gündüze geçiş yapan, bu geçişten rahatsızlık duyan ruh halinin tedirginliğini, kararsızlığını okur dururuz:

“Yalnızlık. Yalnızlık güzel. Güzel değil. Kavun acısı. Kavun acısı da ne.”

“Yalnızlığın Yarattığı İnsan”, “Panco’nun Rüyası”, “Alemdağ’da Var Bir Yılan”, “Hişt, Hişt!”, “Bir Hastalık” ve “Yılan Uykusu” öykülerindeki geçişken dünyalar, Sait Faik’te alışık olmadığımız, onunsa kendini bulduğuna inandığı bir biçimdedir. “Dünya ötedeydi” artık onun gözünde. Bir vazgeçmiş hal değilse bile kabuk değiştirme halidir denebilir. Nitekim Fikret Ürgüp, Sait Faik’i son gördüğünde “Yılan Uykusu” üzerine konuştuklarını aktarıyor, o öyküdeki tüm imgelerin yalnızlığı, yalnızlığın beklenen kişinin gelmesiyle uçup gitmesi, sobalı odaya yağan karın dinmesi, buz tutan ellerin ısınması vb. metaforik öğelerin bir bekleneni ifade ettiği, yalnızlığının sona ermesini temsil ettiğini kabul ediyor Sait Faik. “İşte karşı karşıyasın” diye başlıyor öykü. Bu, Sait Faik’in içindeki kapıları yokladığını, bir kapının ardında kendinden başka birini, bir şeyi bulduğunu sembolize ediyor. İlerleyen bölümlerde tekrar ediyor: “İşte karşı karşıyasın. Haydi bakalım. Söyle söyleyeceğini. De diyeceğini. Dinler de. Tatlı tatlı dinler de. Sevgiden söz aç. Ne çıkar; o seni anlarsa değil, sen onu anlarsan bir şeyler olacak.”

Bu karmaşık psikoloji, başta annesine olmak üzere yaşadığı dünyaya uzun bir kendini kabul ettirme sürecinin, burjuva yaşamının içindeki sınırsız yalnızlığın kendisini devamlı ‘Lüzumsuz Adam’ olarak hissettirmesinin, gerçek dünyayla savaşımının, anlamak ve anlatmak üzerine giriştiği uzun soluklu mücadelenin sonucu olarak görülebilir. Aksi, küfürbaz, sade, soğuk, samimi, kırılgan, sevecen… Her şeyiyle yekpare… İnatla kurduğu devrik cümlelerinin kendine haslığı, yazarak yaşamını sürdürmede kararlığı, her halükârda kabul gördüğü yazınıyla, neresinden bakılsa ‘Lüzumlu Bir Adam Sait Faik!’

“Bir insan bekler gibi duran sandalye” kisvesinde canlıdır kitapları hâlâ. Edebiyatımıza eskimeyecek mührüyle düşürmüştür mumunu, dumanı hâlâ tüten tütsüsüyle her yerindedir yalnızlığımızın. “Gız yanağı gibiydi yoncaların çiçeği oğul. Ben de fakir miyim fakir!… Töbe! Bir anam var, bir kümesimiz, sekiz tavuğumuz, üç evlek tarlamız…” dedirtir ya köylüye, yalnız değiliz okur, töbe! Sait Faik’imiz var!

Yusuf Gürer
(6. Sayımızdan)

Kaynakça: Masadergi